Mysia ve Mysialılar:
Kuzeybatı Anadolu’nun Bursa, Balıkesir, Soma, Bergama ve Kırkağaç yöresine antik devirde “Mysia” ve buranın yerli halkına da “Mysialılar” (Mysoi) adı verilmekteydi. Homereos’un Iliada adlı destanında Troialıların müttefikleri oldukları belirtilen bu insanların bölgeye ne zaman ve nereden geldiklerine ilişkin kesin bir kanıt yoktur. Bazı efsanelere göre Mysialılar Thrax’larla akraba idiler ve Troia savaşından önceki bir dönemde Batı Anadolu’ya göç etmişlerdi. Öte yandan Strabon (572) ve Herodotos (Vİİ, 2075) gibi antik yazarlara göre bu bölge halkı Mysialılar halkı bu bölgeye Lydia’dan göç etmişlerdi ve Lydia ile Phrygialıların kullandıkları dilin karışımı olan bir dili konuşuyorlardı. Tuna (Danubium) kıyısında yaşayan Moesialıların aynı zamanda Mysoi diye de adlandırdıklarına bakacak olursak, onların ülkemize Avrupa’dan gelmiş olduklarını düşüne biliriz. Belki de iki Mysia’yı ve Mysialıları ayırt etmek için Anadolu’nun bu bölgesine “Asia’nın Mysia’sı” denmekteydi.
Efsane, destan ve bazı antik yazarların verdikleri bu bilgiler dışında, bölgenin erken devir tarihi hakkında fazla bir şey bilinmemektedir. Yortan (şimdiki adı Bostancı) kazılarında ortaya çıkan ve 1.0. 3000-2500 yılları arasına tarihlenen arkeolojik buluntulara bakacak olursak, bu bölge ilk olarak Yortan kültürüne sahne olmuştur. kimi bilim adamları bu kültürü yaratan halkın Luwiler olduklarını öne sürmektedirler. Bugün genel kabul gören düşünceye göre Bakırçay (Kaikos) Vadisi’nde ve civarında yaşayan Mysia halkı, 3. binde başlayan kavimler göçü sırasında Avrupa’dan gelerek bu bölgeye yerleşmişti. Buradaki Grekçe olmayan bazı yer adlarına bakacak olursak, bu bölgeye yerleşen insanlar Thrakia-Phrygia dillerinin karışımı olan yerel bir dil kullanıyorlardı. Örneğin, Kaikos’un eski adı olan Ketios, Nakrasa veya Akrasos ve Kidanis (Eleaia-Zeytindağ) gibi. Yörede Yaşayan yerli kavimlerle kaynaşan bu halk 2. bin yıl sonlarında Yunanistan’dan gelen yeni bir göç hareketi sonucunda bu bölgeye yerleşen ve Aiol’lcr diye adlandırılan göçmenlerle bütünleşmişti. Yunan Mitoloj i sindeki bazı öykülere bakılırsa, Yunanlı göçmenlerle yerli halk arasında uzun sürtüşmeler de
ortaya çıkmıştı.
Lydia ve Phrygialıları “kibar insanlar” olarak tasvir eder Aiskhines ve Ksenophon gibi antik yazarlar, Mysialıların savaşçı bu kavim olduklarını belirtmişlerdir. Söylendiğine göre, bir savaşta Mysialıların eline düşmek, ölmek demekti. Bu nedenle antik devirde herhangi bir nedenle çaresizliğe düşen insanlar için “Mysialıların eline düştü” ifadesi kullanılmaktaydı. Bu nedenle olacak, Cicero bile bir nutkunda (Pro Flacco, 27, 65) Mysialıları “aşağılık” insanlaı olarak nitelemekteydi.
Anadolu’daki Pers egemenliği sırasında Mysia ile Lydia aynı satraplık içinde yer almaktaydılar, Anadolu’daki Pers egemenliğine son veren Büyük Iskender’in ölümünden sonraki paylaşımda Thraki ile Mysia Lysimakos’a verildi (1. 0. 311).
Lysimakos’un 281 yılında Suriye Kralı Seleukos’a yenilmesi ve ölümü ile bölgenin büyük bir kısmı Suriye egemenliğine girdi. Am bu dönemde Bergama ve yöresi Pergamon krallarının yönetimi altındaydı. Romalıların 1.0. 188 yılında 111. Antiokhos’u yenilgiye uğratarak Batı Anadolu’daki Suriye egemenliğine son vermelerinder sonra Mysia, Lydia, Phrygia, Kana, Lykia, Pisidia ve Pamphyli bölgeleri Pergamon krallığına bağlandı. Nihayet Pergamon’un sor kralı 111. Attalos’un vasiyeti ve 1.0. 133 yılında ölümü üzerine Pergamon krallığının tüm toprakları Roma krallığının eline geçti Mysia ve Küçük Asya (Asia Minor) Eyaletine dahil edildi.
Kırkağaç ve Civarındaki Antik Yerleşimler:
Aiolis, Lydia ve Mysia sınırlarının kesiştiği bir bölgede yer alan Kırkağaç civarında, prehistorik dönemden Bizans’a kadar uzanan dönemin izlerini görmek mümkündür. Kırkağaç’ın hemen yakınların da çok sayıda prehistonik yerleşimin yanısıra, Nakrason (Nakrasos) Akrasos, Kareneitai, Stratonikeia (Hadrianopolis), Attaleia, Hermoka pe Tibbe (veya Tibbai) ve Khiliara gibi antik yerleşimle bulunmaktaydı. Bu yerleşimleri tek tek ele almadan önce, Kırkağaç yöresinde bulunan diğer bazı kalıntılardan sözedelim:
Kırkağaç ve civarında rastlanan bazı arkeolojik buluntular bakılırsa, Phrygialıların dillerinden etkilenen Mysialılar, onları Ana tanrıçaları olan Kybele’ye de büyük bir saygı göstermekteydiler. Kybele’nin kutsal alanları genellikle dağlardaki kayalıklara yapıl maktaydı. Yöremizde örnekleri görülen ve kaya mezarı olarak nitelenen kalıntılar aslında birer tapınma yeri idiler. Bu mekanlardaki bir nişte bir Kybeİe heykeli bulunduğu kabul edilmektedir. Karakurt Köyü sınırları içindeki semerdamlı bir Phryg tapınağı, “Kusursuz olabilecek bir eserin ancak tanrı elinden çıkabileceği” şeklindeki inanç nedeniyle yarım bırakılmıştır. Aynı yöredeki diğer bir dinsel yapı türü ve genellikle doğu yönüne bakan merdivenlerdir. Kayaların üst noktasında bir çeşit oturma yerine doğru çıkan bu merdivenlerin sunak olarak kullanıldıkları düşünülmektedir. Ancak onlar Tanrıça’nın oturması için hazırlanmış sembolik birer taht olarak da tasarlanmış olabilirler. Örneğin, Çaltıcak Köyü yolu üzerinde kuzeye doğru bakan derin bir vadide akan ve Bakırçaya’a karışan cılız bir dereciğin narında yer alan 39 basamaklı böyle bir sunak yeri ve kaya odaları en araştırmacıların ilgisini beklemektedir.
a) Yortan (Bostancı Köyü) Höyüğü:
Erken ve Orta Tunç Çağı’na ait eserler veren Yortan (Bostancı köyü) Höyüğü Gelenbe’nin 7 km güneyindedir. Buradaki ilk kazılar 1900-1901 yılları arasında Osmanlı Devleti hizmetinde mühendis ak çalışan Paul Gaudin ve Victor Chapot tarafından yapılmış ve çıkartılan yüzlerce küp mezar, bu iki bilim adamı tarafından yağmalanmıştır.
l940’lı yıllarda İstanbul Alman Arkeoloji Enstitüsü müdürü Kurt Bittel, ilk bilimsel kazıları yaparak Yortan’ı arkeoloji dünyasına tanıtmıştır. Çıkan kalıntıların büyük kısmı yurt dışına kaçırılmış ise de, halen yurt içindeki müzelerimizde ve özel koleksiyonlar da bu buluntuların seçkin örnekleri mevcuttur.
Eserlerin çıkarıldığı nekropolde ölüler, küplerin içine konularak gömülmüştür. Bazılarına iki ceset konan bu küpler, yere paralel olarak yatırılmış ve tümünün ağızları doğuya, dipleri batıya çevrilmişti. Küp ağızları ı düz ve yassı taşlarla kapatılmıştı (oysa aynı döneme tarihlenen hanay tepe mezarlarında ölüler bacakları karınlarına doğru çekik Hocker pozisyonu) basit çukurlar içinde yatmaktadır. Ölülere ait hediyeler, küplerin içine ve dışına konulmuştur. Bu hediyeler arasında çok sayıda çanak, çömlek, idol, küçük insan figürü, takı, silah, alet gibi metal eşya ile pişmiş topraktan, üzerleri bezeli ağırşaklar bulunmaktadır. Bunların üzerinde sıklıkla geometrik çizgilerden oluşan motiflere rastlanır. Bu çanak çömleklerin Troia ve Beyce sultan’da çıkanlarla aynı çağa ait oldukları saptanmıştır. Yortan çanak çömleklerinin bazılarında rastlanan bölgenin en eski halkı Luwilere ait hiyeroglifler, bunların bilim dünyasındaki değerlerini çok arttırmıştır.
Henüz çömlekçi çarkının icat edilmediği dönemde bu, elle şekillendirilen siyah astarlı, parlak perdahlı kapların yüzeyleri, beyaz boya ve silik astar üstüne işlenmiş geometrik, insizyon motifleri ile bezelidir. Bu çizgilerden bazılarının içleri beyaz macunla doldurulmuştur. Belli başlı pişmiş toprak eserler arasında gaga yada kesik gaga ağızlı testiler, çanaklar, meyvelikler, boyunlu veya boyunsuz çömlekler, ördek biçiminde kaplar, koku kaplan, ikili, üçlü veya dörtlü tuzluk benzeri kaplar, ayaklı ayaksız, bazıları kapaklı kaplar vb. sayılabilir.
Yortan Höyüğü’nün ve yakınındaki iki kaya mezarının bulunduğu yöreye ulaşım önceleri zordu. Sındırgı-Bigadiç üzerinden geçen, virajı ve inişi-çıkışı bol olan eski güzergahı devre dışı bırakan şimdiki İzmir-Balıkesir karayolu Yortan’ın çok yakınından geçtiğinde ulaşım artık çok kolaylaşmıştır. Höyük anayolun hemen bitişiğin dedir. Şimdiki hali ile Yortan Höyüğü üzerinde görünür hiçbir yapı kalıntısına rastlanmamaktadır. Bunun nedeni o devirdeki yapıların daha çok kerpiç ve ahşaptan yapılmaları ile açıklanabilir.
Öte yandan, 1965 yılında Yortan nekropolün den çıkarılan buluntulara çok benzeyen eserlerin çıktığı ve yine küplere konulmuş ölülerin gömüldüğü, Kırkağaç’ın 2 km güneydoğusundaki bir alanın kaçak kazılarla talan edildiği, dönemin Manisa Müze Müdürü K. Ziya Polatkan’a tarafımdan hem yazılı ve hem de sözlü olarak iletildiği halde “ödenek yokluğu” gerekçesiyle burada herhangi bir kazı çalışması yapılmamıştır (S. S.).
Ege Bölgesi’nin kuzeyinde yer alan Elmalı, Babaköy gibi bazı merkezlerde aynı türden buluntulara rastlanmış ve bunlar yanıltıcı bir biçimde Yortan kapları olarak anılmıştır. Hatta günümüzde bile birçok Tunç Çağı eseri yaygın fakat yanlış olarak Yortan olarak nitelenmektedir. Höyüğün kuzeybatı eteğinin yanından geçen şimdiki anayol, çok yakındaki ilginç iki kaya mezarına da ulaşımı kolay hak getirmiştir. Bunlardan bir tanesi anayolun sağ (doğu) tarafınd2 kalmaktadır. Höyük ile bu birinci kaya mezarı arasındaki uzaklık 4-f km kadardır. Cephesi güneye bakan bu mezar, bir kaya blokunun işlenmesi ile oluşturulmuş olup, kayanın tümü bir anıt mezar görünümündedir. Dromos, yani geçit olmadığından, mezarın girişinden hemen sonra mezar odası yer almaktadır. Kayanın görünümü hayli görkemli ve etkileyici olup, bu anıt mezar üzerinde hiçbir süsleme, yazı veya kabartma vb. bulunmamaktadır. Bu nedenle kesin bir tarihleme yapmak hayli güçtür. Buradaki işçilik Afyon ilindeki Midas kenti ve yakın çevresinde görülen Phrygia yapıtlarını anımsatır. Ancak bunu, Phrygia’nın Gelenbe-Akhisar yöresine kadar yayıldığının bir kanıtı olarak görmek doğru değildir. Çünkü bu kaya mezarlarının benzerlerine Karia’da Bodrum yarımadasının güneybatı ucundaki Gümüşlük Köyü (Myndos) civarında da rastlamak mümkündür.
Yortan Höyüğü dolaylarındaki ikinci kaya mezarı daha değişik bir yapıdadır. Bu mezar Bakırçay’ın bitişiğindedir ve kayalık bir tepeciğin kuzeydoğuya dönük eteğine oyulmuştur. Üstünde yazı yada kabartma olmamakla birlikte, kapıya benzer ağzının dişli çıkıntılardan ibaret bir süslemesi vardır.
Yöredeki üçüncü ve dördüncü kaya mezarları ise Balıkesir-İzmir karayolundan batıya ayrılan ve Karakurt Köyü’ne giden dar asfalt yolun ikinci km.’ sin de ve doğu yanındadır. Buradaki iki kaya mezarı birbirine çok yakındır. İkişer kapıları mevcuttur. Toprak yüzeyinden 3 m. yüksekteki kapıları güneybatıya bakmaktadır. Bunlarda da dromos yoktur; yani kapılar doğrudan mezar odasına açılmaktadır. Gerek yontulduğu kayanın konumu, gerekse daha özenli işçilikleriyle bu mezarlar Karakurt Ovası’na doğru görkemli bir görünüm sergilerler.
Bu mezarlarda dikkati çeken bir bezeme veya başka bir işaret yoktur.Bu tipteki kalıntılardan bir tanesi de Bakır’daki Hilmi Bakırlı ilköğretim Okulu’nun bitişiğindeki dik kayaların üzerinde yer almaktadır.
b) Harta (Abidintepe) Tümülüsü:
Bu tümülüs, Kırkağaç’ın 13 km. güneydoğusunda, Bakır (Harta): Milinge Köyü’ne giden toprak yüzeyli yolun 200.metresindedir.: Manisa Müze eski müdürü K. Ziya Polatkan’ın 1965yılında yaptığı incelemeler sonucunda verdiği bilgiye göre, burada bu1unan İ.0. 6 yy.’ ın son çeyreğine tarihlenebilecek olan yığma toprak mezar, 19. yy. sonlarında Manisa-Soma demiryolunun yapımı sırasında talan edilmiştir. Bu yağmadan geriye kalanlar arasında, iki spenks tarafından taşınan bir mermer kline (kanepe) ve bir cenaze alayı tasviri bulunmaktaydı. 0 zamanlar bizzat inceleme fırsatı bulduğumuz bu kompozisyonda Lydialı kadınlarla erkekler ve çocuklar, atlar, mızraklı askerler, savaş arabaları, uzun beyaz elbiseleri ile din adamları (?) büyük bir ustalıkla tasvir edilmişlerdi. Bu alayın önüne yakın yürüyen uzun saçlı, siyah sakallı bir adamın hemen yanıbaşın da ise iki köpek yavrusu kalabalığa eşlik ediyordu. K. Ziya Polatkan’ın deyimi ile “mezar koruyucusu” olan kadın başlı, kanatları yarı açık bir kuş figürü de giriş kapısı üzerinde bulunmaktaydı. Ne yazık ki Lydialı ustaların eseri olan ama Pers stili uygulanan bu heykel ve resimler müzeye taşınmaları planlanırken tarih yağmacılarının gazabına uğradı ve bazıları ABD’deki ünlü Metropolitan Sanat Müzesi tarafından satın alındı. Aynı yıllarda Lydia’nın diğer bazı mezarları da soyulmuş ve yine aynı müzeye satılmıştı. Basında “Karun Hazineleri” adıyla tanınan bu paha biçilmez eserlerin uzun ve ilginç bir serüveni vardır. Gazeteci Özgen Acar’ın büyük bir titizlikle peşinden koştuğu ve Türkiye’ye iadesinde büyük rol aldığı bu eserlerle ilgili gelişmeleri 24 Eylül 1993 tarihli Hürriyet Gazetesi’nden izleyelim:
28 Yıllık Serüven
• “Karun Hazineleri”nin Batı Anadolu’dan New York’a uzanan 28 yıllık serüveni şu süreçlerden geçti:
• 1965-1968: Uşak (Güre), Manisa (Salihli) ve Kırkağaç bölgesindeki anıt mezarlar hazine avcıları tarafından soyuldu. Bu mezarlardaki Lydia eserleri Türkiye’den kaçırıldı ve uluslararası müzayedelerde satışa çıkarıldı. Eserlerin bir kısmını da New York Metropolitan Müzesi satın aldı.
• 1970: Karun Hazineleri’nin Metropolitan Sanat Müzesi tarafından satın alındığı basına yansıdı. Müze, Türkiye’nin eserlerin iadesi istemini yanıtsız bıraktı.
• 1981: Müzede bulunan hazinelere ait üç fotoğraf çekildi ve Türk makamlarının eline ulaştı.
• 1984: Karun Hazineleri’nin 55 parçası, Kasım ayında bu müzede sergilendi.
• 1986: Dönemin Kültür ve Turizm Bakanı Mükerrem Taşçıoğlu Karun Hazineleri’nin Türkiye’ye iade edilmesi için New York’ta dava açacağını bildirdi ve bir yıl sonra dönemin Kültür ve Turizm Bakanı Mesut Yılmaz, hazinelerin Türkiye’ye iadesi için New York mahkemelerine başvurdu; dava açtı.
— 1990: Federal Yargıç Wincent Broderick, Türkiye lehine bazı kararlar verdi.
• 1991: Türkiye’den giden uzmanlar, New York’taki müzede sergilenen hazinenin Türkiye’ye ait olduğunu kanıtlamak amacıyla keşif ve incelemelerde bulundular. Kültür Bakanı Fikri Sağlar, davayı izleyen ABD’li avukatlara büyük maddi ve manevi destek verdi. Mahkeme, Türk Hükümeti ve avukatların çabalarıyla ülkemiz lehine gelişti.
1993: Müzede 22 Eylül’de yapılan anlaşma sonunda, Karun Hazineleri’nin mahkeme kararını beklemeden Türkiye’ye verilmesi karara bağlandı.
c) Nakrason (veya Nakrasos):
Bakır civarında ele geçen bazı y buluntulardan anladığımıza göre, geç Hellenistik devirden itibaren bu yörede Nakrason (veya belki Nakrasos) adında bir yerleşim bulunmaktaydı. Bu buluntulardan en önemlisi 1965 yılında, Bakır’ın güneyindeki Harta mevkiinde bulunan ve halen Manisa Müzesi’nde korunan 116 satırlık bir yazıttır. Prof. P. Herrmann ile K. Ziya Polatkan tarafından yayınlanan bu Grekçe yazıt Epikrates isimli bir kişiye ait olan bir vasiyetnamedir. Aslında iki parça olduğu anlaşılan bu yazıtın, diğer parçasına henüz ulaşılamamıştır. 1. 0. 1. yy. başlarına tarihlenen bu yazıt, ilginç içeriği nedeniyle bilim dünyasının ilgisini çekmiş ve hakkında çok sayıda makale yazılmıştır. (Bu yazıtla ilgili incelemelerin bir listesi, yazıtın çevirisi, yorumu ve fotoğrafı için bk. U. Evran, Arkeoloji ve Sanat, 93, 1999, s. 18-21). Bu yazıtın asıl önemli yanı, bölgedeki bazı küçük yerleşim adlarını (Nakrason veya Nakrasos, Tibbe veya Tibbai, Pataktibeai ve Deskyleion) kaydetmesidir. Bunlardan en önemlisi, Mysia-Lydia sınırında yer aldığı kuşkusuz olan Nakrason yada Nakrasos’tur. Bakır Kasabası’nın eski adının Nakras olması bize, antik Nakrason’un Bakır’da veya hemen yakınında yer alması gerektiğini düşündürmektedir. Nitekim geçtiğimiz yüzyılda yine Bakır’da bulunan ve Hadrianus”a sunulan bir adak yazıtında Nakrasiteai “(Nakrason halkı” ifadesinin geçmesi bu düşüncemizi destekler gibi görünüyor. Ama birkaç yıl önce Prof. H. Malay tarafından Kırkağaç’ın güneyindeki Yatağan Köyü’nde bulunan diğer bir yazıtta da Yatağan Köyü’nde yer almış olabileceğini de düşündürmektedir. Nitekim Yatağan Köyü’nün kuzeyindeki bazı tarlalarda bol miktarda mimari eleman ve seramik buluntuları ele geçmektedir. Öte yandan, bazı yazıtlar bize, yine bu bölgede Akrasos şeklinde bir başka yerleşim ve Kareneitai şeklinde bir köy halkından söz etmektedir.
d) Tibbe veya Tibbai (İlyaslar):
Yukarıda, Epikratcs’in Harta’da bulunan vasiyetnamesinde Tibbe (veya Tibbai) şeklinde bir köy adından söz edildiğini belirtmiştik. Bu yerleşim adına ayrıca, İlyaslar Köyü’nde bulunan ve şimdi Manisa Müzesi’nde korunan bir mimari eleman üzerinde ve Akhisar’da ele geçen bir su borusu üzerinde rastlanmıştır. Öte yandan, ünlü hekim Pergamon’lu Galenus “ünlü Tibai şarabı”ndan söz etmekte, ancak bu Tibai isimli yerleşimin nerede olduğu bilinmemekteydi. Tüm bu verilen değerlendiren Prof. P. Herrmann,. Tibbe Köyü’nün Nakrason sınırları içinde ve İlyaslar yakınlarında olduğu sonucuna varmaktadır. Nitekim batıdan Kırkağaç yönünden İlyaslar’a girmek üzere iken, yolun sol tarafındaki çeşme ile sağ taraftaki Asartepe arasındaki düzlükte çok yoğun olarak bulunan seramik parçaları, buranın tarihsel geçmişi ile ilgili ipuçları vermektedir. İlyaslar Köyü’nün kuzeyindeki mezarlık ise heykel kaideleri, sütün parçaları, irili ufaklı lahit parçaları ile doludur. Burada ayrıca bir fallus (erkeklik organı) yontusu bulunmaktadır.
e) Kalandos veya Kalanta veya Kalamos (Gelenbe):
XIII. Yüzyıl Bizans Devri piskoposluk listelerinden birinde “Stratonikeia veya Kalandos” şeklinde bir ifadenin geçmesi, Ramsay gibi bazı bilim adamlarının bir Hellenistik devir ve Roma Dönemi kenti olan Stratonikeia ile bir Bizans yerleşimi olan Kalandos’un Siledik’de yer aldıklarını düşünmelerine neden olmuştur. Ancak Prof.L. Robert ve onu izleyen birçok tarihi coğrafya araştırmacısı, bir Bizans yerleşimi olan Kalandos’u bugünkü Gelenbe’de lokalize etmektedir. Nitekim Gelenbe’de bu düşünceyi destekleyen bir yerleşim ve bazı Bizans yazıtları ele geçmiştir. Anlaşılan, Stratonikeia ile Kalandos Bizans Devri’nde aynı piskoposluğa bağlı bulunmaktaydılar. Kalandos adının -nd ile biten bir gövdeye sahip olması, buranın Hititlere kadar gerilere giden çok eski bir yerleşim olduğunu düşündürmektedir. Kalandos adının daha geç devir kayıtlarında Kalamos “kamış” şeklinde anılması, bu yer adının Grekçeleştirildiğini düşündürmektedir.
f) Stratonikeia / Hadrianopolis (Siledik):
Stratonikeia kenti, Suriye krallarından Antiokos 1 tarafından kurulmuş ve adını bu kralın karısı Stratonike’den almıştır. Bu durumda Mysia’daki Stratonikeia’yı, Yatağan / Eskihisar’da lokalize edilen Stratonikeia ile karıştırmamak gerekir). Mysia’daki Stratonikeia kenti Hadrianus döneminde imar edilmiş ve bundan böyle kent Hadrianopolis “Hadrianus Kenti” veya Stratonikeia / Hadrianopolis olarak anılmıştır. Stratonikeia’nın kalıntıları bugün Yağmurlu, Siledik ve Hamitli köylerinin kuzeydoğusunda yer almaktadır.
Mysia’daki Stratonikeia kenti, Karia’da bulunan Stratonikeia kadar ün kazanamamıştır. Antik yazarlar, Pergamon krallığının son kral Attalos 111 tarafından vasiyet yolu ile Roma’ya bırakılmasına (1.0. 133) karşı ayaklanan Aristonikos’dan söz ederken, onun Stratonikeia kentinde yakalanıp Roma’ya götürüldüğünü belirtmekte iseler de, bunun hangi Stratonikeia kenti olduğu kesin değildir. Ancak son araştırmalar, Aristonikos’un Mysia’daki Stratonikeia kentinde kuşatılmış olmasının daha büyük olasılık olduğunu göstermektedir.
Stratonikeia kentinden sikkeleri dışında günümüze pek az şey ulaşmıştır. Bunların en önemlisi kuşkusuz, geçtiğimiz yüzyılda da Yağmurlu Köyü’nde bulunan ve şimdi Manisa Müzesi’nde korunan (Env. No. 101) Hadrianus’un I.S. 127 yılında Stratonikeia’ya yazdığı üç mektubu kaydeden bir mermer steldir. Bu arada yine aynı köyde bulunan ve yine Manisa Müzesi’nde korunan (Env. 269) ve Roma İmparatoru Antoninus Pius’a sunulduğu anlaşılan bir adak (I.S. 137- 161), Stratonikeia ve bölge tarihi açısından önemli bir buluntudur. Bu arada, Siledik’te ve Hamitli’de bulunan, Roma imparatorluk döne mine ait bazı mezar taşları bugün Manisa Müzesi’nde yada bazı özel koleksiyonlarda yer almaktadır. Yine de yörede, Stratonikeia kentine ait diğer bazı buluntulara rastlamak mümkündür (Örneğin, halen Kırkağaç Hükümet Konağı’nın önündeki ve civar köylerin mezarlıklarındaki birkaç Grekçe yazıt ve Bizans Devri’ne ait bazı mimari buluntular gibi).
Son yıllarda Mysia-Lydia sınır bölgesi olan Kırkağac’ın kuzeydoğusunda, özellikle yukarı Bakırçay Havzası’nda bir araştırma yapan Avusturyalı bilim adamı Dr. H. Taeuber, Kaikos’un (Bakırçay) çevrelediği tepe ve dağlarla sınırlı, bereketli topraklara, büyük olasılıkla Ind(e)ipedion adının verildiğini belirtmekte ve Pergamon Kralı 1. Attalos’un “Kaikos’un kaynaklarına yakın bir yerde” Galatlara karş 1.0. 275 yılında kazandığı zaferden sözetmektedir. Bu, 1. Attalos’u kendisinden haraç isteyen Galatlar’a karşı savaştığı savaştır. Bu tarih Galatların Tolistobogioi adlı kabilesi Bergama üzerine yürümüş ve Attalos saldırganları “Kaikos nehrinin doğduğu yerde”, yani Aks’ kaynaklarının doğusunda bozguna uğratmıştı. Nitekim yöre halkı biz bu yörenin 4-5 km. uzağındaki Yağmurlu Köyü’nün doğu sırtlarında çok miktarda bronz mızrak uçları bulunduğunu anlattı.
Öte yandan, Siledik Köyü’nün bazı yaşlıları buranın eski adını Selendarios olduğunu söylemektedirler. B. Umar, bu sözcüğün Hellen dilinde herhangi bir anlamı bulunmadığını ve bu yer adının Lu dilinden geldiğini ileri sürmektedir. Eğer köylülerin söyledikleri doğru ise, Selendatios yer. adını Grekçe’de “Ay” anlamına gele Selene ile —arios ekinden oluşan Selenarios (“ay şeklinde, ay ışığı il aydınlanan” vb.) sözcüğü ile açıklamak daha kolaydır. Ancak herhangi bir kanıt olmadan ileri sürülen bu olasılıklar şimdilik yalnızca bin varsayımdır.
Roma Dönemi’nde Pergamon’u (Bergama) besleyen uzun s kemeri Siledik civarına kadar ulaşmaktaydı. Dr. Taeuber bölge ilişkin olarak yaptığı yayında “bugün artık bu su kemerlerinin izle tamamen kaybolmuştur” demekteyse de, çevrede yaptığımı araştırmalarda, “Soma Boğazı” denilen bölgede bu su kemeri kalıntılarını bulduk ve fotoğrafladık.
g) Khliara (Gördük Kale):
Gerek Bizans Devri piskoposluk listelerinde ve gerekse Bizan5 tarihçilerin eserlerinde Khliara adındaki bir geç devir kalesinin a geçmektedir. Khliara sözcüğü Grekçe’de “ılık” anlamına gelmek olup, herhalde buradaki sıcak su kaynakları ile ilişkili olsa gerek Yakın zamana kadar Khliara’nın Kırkağaç’da olduğu düşünmekteydi. Ancak Prof. Ki. Rheidt, 1986 yılında yayınladığı makale inde Khliara’nın Kırkağaç ile Akhisar arasında ve Gördük Çay’ (Lykos) yanıbaşındaki bir tepede yer aldığını kuvvetli delilleri kanıtlamıştır. Kalenin yer aldığı tepede bugün fazlaca bir kalıntı yok da, bazı arkeologlar Khliara’nın bir prehistorik höyük üzerinde ir edilmiş olabileceğini iddia etmişlerdir.
BEYLİKLER DÖNEMİ VE KURULUŞ ONCESINDE KIRKAGAÇ YORESI
26 Ağustos 1071 Cuma günü başlayan Malazgirt Ovası’ndaki savaşı Alparslan kazanınca, Anadolu kapıları Türklere tamamen açılmıştı.
Kutalmış’ın oğulları Süleyman Şah ve Mansur, emirlerindeki kuvvetlerle; Artug Bey ve Tutak gibi Türkmen reislerine bağlı Türk menler de Anadolu içlerine doğru hareket halindeydiler. Selçuklu birlikleri Sapanca civarında Bizans kuvvetlerini yeniyor, Izmit yöres inde görünüyorlar ve Alaşehir’i (Philadelphia) ele geçirerek Ege kıyılarına ulaşıyorlardı.
Anadolu’nun ilk açılışı sırasında bu ülkeye gelip yerleşen Türk ögesinin miktarı eldeki kaynaklarla kesin saptanamamakla birlikte bazı tahminler ileri sürülebilir. Doğu Roma kaynakları, Sultan Melikşah’ın saltanatının ilk yıllarında Artug Bey ve Tutak komutasında 100 bin asker gönderildiğini, bunların Orta Anadolu’ya yerleştiklerini yazar. Islam kaynakları ise Anadolu’ya gönderilen ordu miktarı hakkında 80 bin ile 200 bin arasında çeşitli rakamlar vermektedirler.
Ancak Anadolu’ya gelenleri asker olarak düşünmemek gerekir, zira onların aileleri ve sahibi oldukları sürüleri de arkalarından geliyordu. Her askerin bir aile reisi olduğu düşünülerek, bir tanesine ortalama dörder nüfus verilecek olursa, bu yolla Anadolu’ya gelen nüfusun 550-600 bin kişiye ulaştığı düşünülebilir. Bunlardan başka Anadolu’da yaylak ve kışlak kurmak, çobanlık etmek ya da yeni açılan bu ülkede arazi sahibi olarak çiftçilik yapmak üzere gelip yerleşen veya diğer nedenlerle göç edenlerin toplam sayısı bir milyonu geçiyordu. Bunlara Doğu Roma İmparatorluğu zamanında çeşitli tarihlerde Anadolu’ya yerleştirilmiş olan Türkleri de eklemek gerekir. Çünkü 6. yüzyıldan başlamak üzere, Bulgarlar, Avarlar. Hazarlar ve Peçenekler gibi çeşitli Türk boylarına ait kalabalık gruplar. özellikle askeri amaçlı olarak bu ülkeye yerleştirilmiştir. Bu öncü Türkler, Doğu Roma İmparatorluğu’nun kurallarına uymak zorunda kaldılar; onların dini olan Hristiyanhığı kabul ettiler ve onların ordusunda asker oldular. Hatta daha da ötesi 1071 yılındaki Malazgirt Savaşı’nda kendi ırklarına karşı savaştılar. Ta ki gelen düşmanın da kendi dillerini konuştuğunu ve Türk olduklarını anlayıncaya kadar.
Sonra herşey, savaşın kaderi de Anadolu’nun kaderi de değişti. Yeni gelen kardeşleriyle birlikte bu yeni yurdun, Anadolu’nun binlerce yıllık halklarına, yeni ve daha kalabalık bir halk olarak eklendiler. Anadolu, Hellenlerin ağzıyla Anatolia, artık sonradan gelenlerin çoğunluğu elde ettiği bir Türk yurdu oldu. Bunun aksi kabul edilecek olursa, Anadolu’nun bir Türk ülkesi olması konusu kolaylıkla açıklanamaz.
Türkler Bizans topraklarını fethettiklerinde, Diyar-ı Rum yani Roma Diyarı adını taktıkları yabancı bir ülkeyi yurt tutuyorlardı ve bunun farkındaydılar. Bu nedenle Hristiyan azizlerin mezarlarını derhal dede mezarı görünümüne sokuyorlar, haçları kaldırıp, devşirme sütunlar, mermer direkler dikip tiirbe haline getiriyorlardı. Bu anlayış, üstünü fethettikleri anda yerin altına da sahip çıkmak olarak yorumlanabilir. Amaç, yurtlarında eskiden beri kök saldıklarını yaymaktı.
Ote yandan, yerli halkın kutsal saydıklarını koruyor havası, onlarla biitünleşmelerini kolaylaştırıyordu. Bunun sonucu, daha sonraki yıllarda müslüman olmayı kabul eden yabancı kadınlarla evlenecekler ve Osmanlı Devleti’nin kuruluşundan sonra bu gelenek sultanlar tarafından da devam ettirilecektir.
Sultan 1. Kılıç Arslan, 1092 yılında, Iznik’te Selçuklu tahtına oturduğunda Anadolu’ nun çeşitli bölgelerinde; Saltuk, Danişmend, Mengücük Oğulları ve Izmir’de Çaka Bey bağımsız hükümdarlar gibi hareket ediyorlardı. Bu sebeple Anadolu’da bir Türk birliğinden söz edilemezdi. Uzun ve zor uğraşlar sonucu bu birliği sağlayan Selçukıular, Moğoı istilası sonucu yftü\rnca, a \tv olan ve uzun sürecek bir “Beylikler Dönemi” başlamış oldu. Mysıa’da ise Türklerin görünmeye başladıkları tarih Hicri 696, Milad ise 1296 yıllarından daha sonra olmalıdır.
Bizanslı tarihçiler, “Kalambis” dedikleri Kalem Bey ile oğlu Karası nın Mysıa’ya ne zaman ulaştıklarını açık olarak belirtmemektedırler; fakat Bızarıs’ın Pergamon’u (Bergama) boşaltması 130 Beylikler Dönemi ve Kuruluş Öncesinde Kırkağaç Yöresi yılında gerçekleştiği ve Karasi Beyliği de hemen sonraları kurulduğu için Türkmen Aşiretleri’nin bölgemizdeki etkinliklerinin anılan yıllara rastlaması olasıdır.
Bu beyliğin kurucularının atası, Il. yüzyılın ikinci yarısında Orta Anadolu’da bir devlet kurmuş olan Melik Danişmend Gazi idi.
İşte bu aileden gelen ve Selçukluların çökLiş dönemlerinde uç beyi olan Kalem ve Karasi Beyler, ele geçirdikleri Balıkesir’i kendilerine merkez yaparak Karasi Beyliği’ni kurdular. Karasi Bey, gerek Moğollardan kaçarak ülkesine sığınan, gerekse Ece Halil komutasında gelen Sarı Saltuk Türkmenlerini kendi bölgesine yerleştirerek, yörenin Türkleşmesini sağlamıştır.
Kısa sürede sınırlarını genişleten beylik, başta Balıkesir ve Bergama olmak üzere; Bayramiç, Edremit, Burhaniye, Ivrindi, Aydıncık, Ayazment (Altınova). Bigadiç, Sındırgı ve Gelenbe gibi kent ve kasabalara sahip olmuştur.
Yöremiz kuzey ve kuzeydoğusunda bu hareketlilik yaşanırken, güney ve güneybatısında ise bir başka beyliğin; Manisa’yı merkez yapan ve Tarhanyat, Kasaba (Turgutlu), Nif (Kemalpaşa), Atala (Adala), Gördes, Demirci ve Akhisar gibi kentlerde egemen olan Saruhan Oğulları’nın adı duyuluyordu. Saruhan Beyliği’ne adını veren Saruhan Bey; Selçukluların hizmetinde olan komutanlardan Saruhan’ın torunu ve Aipağı Bey’in oğludur. Manisa’nın fethine katılan kardeşlerinden Çuğa Bey’e Demirci yöresini, Ali Paşa’ya da Nif (Kemalpaşa) dolaylarını vermiştir.
1346 yılında ölen Saruhan Bey, Manisa’da kendi adını taşıyan türbesinde gömülüdür.
Gerek Karasi Oğulları, gerekse Saruhan Oğulları ve Anadolu’daki tüm beylikler Osmanlıların güçlenmesiyle teker teker onun egemenliğine girmişlerdir. Osmanlı Devleti ilk fethini 1. Murat’la 1360 yılında Karasi Oğulları Beyliği’ni kendine bağlamakla gerçekleştirmiş, yaklaşık yarım yüzyıl sonra da, 14l0’da Çelebi Mehmet’le Saruhan Oğulları dönemini noktalamıştır.


